Neden bu organik çiftlikler “dağ başında” ?

August 8, 2018

Şaban Burhan Çiftliği

Bisikletli Belgesel Yolculuğunun 215.km'si

@Bursa / Karacabey

 

 

 

 

Gecenin bir yarısı, tek araba geçmeyen orman yolunda nefes nefeseyiz. Bu andan hemen önce de yine tek yaşam belirtisinin görülmediği bir köy içinden geçerken her bir evden köpekler havlamış bisiklet lambalarımıza. Hepsi bağlı belki de ama yine de kendi ışıklarımızdan başka ışık görmediğimiz yolda köpekler, yüksek oranda adrenalin salgıladığımızı hissettiriyor bize. Köy bitti diye sevinirken de adeta Fangorn ormanında bulduk kendimizi. Her bir yokuşun ardından bir diğeri daha geliyor ve yol asla ama asla bitmiyor. Arada bir, birbirimize başımızı yukarı kaldırıp bakmayı hatırlatıyoruz. Pleiades ve dahi tüm diğer yıldızlar ve takımları neredeyse birkaç metre üstümüzde parıldıyor. Sakinleşip yola devam ediyoruz.

Bir ara bisikletlerden inip kısa ve gerçek bir mola vermek istiyoruz. İnip kenara geçip oturuyoruz, sessizce oturup nefes alış verişlerimizi dinlerken, birden Bamm diye bir sesle irkiliyoruz. Bisiklet ayaklarımız pes ediyor ve bisikletim düşüyor. Azıcık küfürlü konuşuyoruz :) Sonra bisikleti kaldırıyoruz birbirimize yardım ederek. Yola devam ediyoruz ama bir noktadan sonra bitmeyeceğine ikna oluyoruz. Yola çıkışımızın üzerinden sadece 1 hafta geçmiş ve varmaya çalıştığımız, belgeselde yer alacak olan ilk organik çiftliğimiz.

 

Gelin, Bizi Alın!

“Neden bu organik çiftliklerin “dağ başında” kurulu olduklarını kimse söylemedi ki bize?” diye isyanlardayız. Sonra yükümüzün en önemli kısmını kamera, ses kayıt cihazı, koca bir bilgisayardan oluştuğunu hatırlıyor ve biraz daha isyan ediyoruz seçilmiş kaderimize:) En sonunda dayanamayıp Şaban Bey’i arıyoruz. “Biz bittik, gelin bizi alın diyoruz. Yerimizi tarif ediyoruz; “Aslında çiftliğe birkaç kilometreniz kalmış.” Diyor. Olsun siz yine de gelin Şaban Bey, gözünüzü sevelim” şeklinde yalvarınca dayanamıyor tabii. Arabayla çıkıp geliyor 5 dk sonra.

Ben bisikleti Arabanın arkasına atıp geçip oturuyorum şoför yanı koltuğa, Uğur “Ben gelirim sizin peşinizden” diyor. Karışmayayım diyorum ama dayanamayıp; “Bak emin misin?” diye soruyorum son kez ve yolculuğumuz başlıyor. Hakkaten de en fazla 7-8 dk sürüyor yol. Uğur arkada kalmasın diye yavaş gidiyoruz. O esnada da uzun zamandır Organik Tarımla uğraşan Şaban Bey’le tanışmış ve neden orada bulunuyor olduğumuzu bir parça daha ayrıntılı anlatmış oluyorum ben.

Eve vardığımızda yorgunluk, stres, korku vb duygular içerisindeyiz. Bir nevi tükenmişlik sendromu yani. İğrenç kokuyoruz ama duş alacak halde bile değiliz. Her şeye rağmen Şaban Bey’le yarım saat kadar sohbet ediyoruz. Ardından evin üst katındaki odalardan istediğinizi seçebilirsiniz diyerek bizi uyumaya gönderiyor. Kasım ayındayız, evin alt katında, orta yerde kocaman bir soba yanıyor ve ahşabın aralıklarından sızarak üst katı bile ısıtıyor. Tertemiz bir odamız ve kocaman bir yatağımız var. Uykuya dalarken, çok yıprandık ama mutluyuz tebessümü var ikimizin yüzünde de.

 

İlk Gün ve Sürprizler

Ertesi gün uyandığımızda aklımızda tek bir soru var: “Nerdeyiz biz?” Gece tek bir yeri bile göremeden geldiğimiz bu yer neye benziyor diye bakmak için, odanın küçük penceresine yaklaştığımızda anlıyoruz ki hala uykudayız :) Çünkü bu kadar çok orman, bu kadar el değmemiş bir manzara gerçek olamaz gibi hissediyoruz ama gerçek. Şaban Burhan yaklaşık 20 sene önce bu dağ başına gelip “Ben organik tarım yapacağım.” Dediğinde Organik tarım sertifikası veren görevliden tutun da ailesine kadar kimse ona inanmıyor. İnanmadığı gibi delirdiğini düşünüyor ailesi çünkü arazi taş dolu. Şaban Bey önce bütün taşları temizliyor 300 dönümlük araziden. Sonra toprağın kimyasal analizini yaptırıyor. Çıkan sonuca göre hangi mineral eksikse onunla besliyor toprağını.

 

İnanılmaz ama en nihayetinde işe koyulduğunda, emeğini, bilgisini, tüm zamanını verdiği topraklar da bunlara karşılık ne ekse onu veren bir hale dönüşüyor.

Kasım’ın sonunda gittiğimiz çiftlikte (sera olmayan) bir tarlada çilekler var. Yiyoruz. Şaşkınlık verici. İlk defa çilek yemek gibi. Bizim fikrimiz bir yana da, Vedat Milor gelip yemiş bu çileği ve ardından Türkiye’nin en lezzetli çileği seçmiş. http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/senenin-unutulmaz-lezzetleri-1989949/ Buyrun link de burada.

Çiftlikteki ilk günümüzde hala biraz sersem haldeyiz tabii. Aşağıdan bize sesleniyorlar. Bol çeşitli bir kahvaltı sofrası kurulmuş. Çaydanlık sobanın üstünde. Soba anne tarafından yakılıp, ev ısınana kadar yataktan çıkmadığımız çocukluk günlerini hatırlıyor hafif nostalji yaşıyoruz. Tabii bu her sabah böyle olmayacak biliyoruz ve tadını çıkarıyoruz. Uzun sayılacak kahvaltının ardından üstümüzü sıkıca giyinip dışarı çıkıyoruz.

 

Şaban Bey’in çiftliğinde bir nevi kahya olarak çalışan Naciye Abla da gelmiş, çoktan işinin başında. Tanışıyoruz. Hemen traktöre doluşup 10 dk’lık bir mesafeye gidiyoruz. Elimize birer bıçak verip, soğan tarlasındaki yabani otları temizlememizi istiyorlar. İlaç yerine bu şekilde mücadele ediliyor. Hmm kolaymış diye düşünüyoruz önce ama yarım saat boyunca eğildiğimiz yerden çalışınca bacaklarımız uyuşmaya başlıyor. Oradaki işimiz bitince tekrar traktöre doluşup yola çıkıyoruz. Daha önce meyve ağaçlarını budamışlar. Biz de bugün budanmış dalları toplayıp traktöre yükleyeceğiz. Yine kolay görünüyor tabii. Bu da iş mi diye düşünerek girişiyoruz dallara.

 

Yarım saat sonra eğilip kalkmaktan baldırlarımızın yandığını hissediyoruz. Sanırım doğada kolay kelimesini bu kadar fütursuzca harcamamak gerektiğini o zaman anlıyoruz ilk defa. Neyse ki Şaban Bey sesleniyor. Öğle yemeği. Evin yakınındaki küçük kulübeye geçiyoruz beraber. Naciye Abla bizden önce gelip yemeği hazırlamış bile. Salçalı soğanlı patates yemeği. Bir Vedat Milor değiliz ama hayatımızda yediğimiz en güzel patates yemeği bu. Çünkü gün doğumuyla uyanıp, buz gibi ve tertemiz dağ başı havasını soluyarak saatlerce çalıştık. İkimiz de 3’er kişilik yemek yiyerek kalkıyoruz sofradan :)

Çiftlikte ilk günümüz bir taraftan Şaban Bey’in hikayesini nasıl anlatacağımızı düşünerek, diğer taraftan da çalışarak geçiyor. Tabii önce daha çok gözlem yapmalı, daha çok soru sormalıyız. Akşam uyumadan önce bu meseleleri konuşup planımızı yapmaya çalışarak günü bitiriyoruz.

İkinci Gün ve Bir Garip Cehaletimiz

Yeni köylülükte mahsun bakışlarımız 

 

 

Ertesi gün daha dinç bir şekilde uyanıyor ama yine kahvaltıyı hazırlama kısmına yetişemiyoruz. Bu sefer daha hızlıca bir kahvaltı yapıp yine atıyoruz kendimizi bitmeyen işlerin ortasına. Yoğun olarak armut ve ayva topluyoruz gün boyunca. Meyvelerin bir kısmı dökülmüş, geri kalanlarsa “Toplayın bizi.” der gibi. O kadar bol ki meyveler, ağaçların dalları neredeyse yere değecek. Şaban Bey bütün meyveleri bir seferde toplamıyor. Ağacın üzerinde ne kadar kalırsa o kadar güneş alır, bir o kadar beslenir, lezzetlenir, gerektikçe toplarız diyor.

 

Meyvelerden sonra pırasa toplamaya geçiyoruz. Dışarıdan bakılınca aşırı sağlıklı ve gür bir taze soğan tarlası gibi görünse de onlar pırasa :)

 

 

 Bu sefer bıçak falan yok. İki elimizle köke yakın yerinden tutup bütün kuvvetimizle çekmemiz gerekiyor pırasaları kökten sökmek için. Dikkatli de olunmalı ama, koparmamalı tazecik pırasaların yapraklarını. Kollarımızda hal kalmayana kadar pırasa söküyoruz. “Bu pırasalar Migros’a gidecek.” diyor Şaban Bey. Bölgedeki Migros kendisinden alım yapıyormuş. “Aman ne iyi!” diye düşünüp seviniyoruz. Ardından anlatıyor. İlaçsız, zehirsiz, tertemiz meyve sebzeler üzerinde ufacık bir leke, delik olduğunda pek hoşuna gitmiyormuş Migros müşterisinin. Kalıyormuş rafta. Migros da, kendisine tek tek özenle, narince yerleştirilip gönderilen meyve sebzeleri oradan oraya atarak iade ediyormuş. Temiz gıda arayan, isteyen insanın cehaletine mi üzülelim, Migros’un kaba tavrına mı bilemeden dinliyor ve bunu da anlatmalıyız diye düşünerek kaydediyoruz hafızamıza.

Bir de Ispanak meselemiz var ki acayip. Yağmurlu bir günü izin günü ilan ediyor Şaban Bey. Kendisi de şehre gidecek. Siz takılın diyor. Yemek falan yapın. Mutfaktaki buzdolabını açıp bakıyorum. Ne kadar da boş bir dolap diye düşünürken Şaban Bey soruyor ne aradığımı. Ispanak olsaydı… diyorum. Dışarıyı işaret edip herşey orada diyor. E o zaman biraz Ispanak toplayalım diye çıkmaya hazırlanırken arkamızdan sesleniyor; “Bıçak alın.” Diye. Şaşkınlıktan ölmek üzereyim. “Kökünden çıkarmıyor muyduk bunları biz?” Değilmiş tabii. O marketten alıp eve getirdiğimiz ıspanaklar bıçakla kesiliyormuş. Pembe renkli kök kısımları aslında tam da kök değilmiş. Utanmak ve kendimle dalga geçmek arasında karışık duygular arasında gidip geliyorum. O günden sonra ne zaman ıspanak yiyecek olsak hep bu şaşkınlığımız geliyor aklımıza.

Üçüncü Günler ve Sonrası 

 

Şaban Burhan Çiftliği’ndeki 3. Günümüzde hem tertemiz havada çalışmaya alıştık hem de yorgunluk falan kalmadı bizde. Artık erkenden kalkıp kahvaltı hazırlıklarına yardım ediyoruz. Ardından da hevesle soruyoruz: “Bugün ne yapacağız?” Her gün farklı bir işle uğraşmak heyecanlanmamızı sağlıyor çünkü. Ayrıca 300 dönüm arazide organik tarım yapıldığını görmek de bizi hem şaşırtıyor hem de umutlandırıyor. Çiftliğin en güzel manzaralı yerlerini röportaj ve çekim yapmak için kararlaştırmaya çalışıyoruz. Günün her saati değişen ışıkla güzelleşen bu dağ ve orman manzarası karşısında kafamız karışıyor. “Şurada mutlaka çekim yapalım bak.” derken bir sonraki gittiğimiz yerde daha da heyecanlanıyoruz. “Aslında her yer olur.” diyoruz sonra kendi halimize gülerek :)

 

Günler Ayva, armut, pırasa ve türlü çeşitli sebzeleri toplamanın heyecanıyla geçerken bir yandan da artık kamera ve ses kayıt cihazlarımızı alarak tarlaya gitmeye başlıyoruz. Şaban Bey birkaç gün içinde bizi arazisinin her yerine götürmüş ve yaptığı bütün işleri tanıtmış oluyor. Tarlalarının yanısıra sulama için yaptığı havuzu ve sebze meyvelerini depolamak için yaptığı buzhaneyi de görüp bütün hikayesini dinlediğimize emin olduktan sonra sorularımızı sormaya başlıyoruz.

Bundan sonraki günler biraz daha az çalışıp biraz daha çekim yaparak geçiyor. Gitme günü yaklaştıkça hüzünleniyoruz bir taraftan. Bir taraftan da sonraki çiftlikle ilgili merak duygumuz uyanıyor. Tek bir çiftlik ziyareti bile bu kadar öğretici olduysa daha neler göreceğiz acaba diye düşünüyoruz. Siz Şaban Burhan’ı ve anlattıklarını filmde görebileceksiniz. Bizse aradan geçen 10 aydan sonra hala yola ve öğrenmeye devam ediyor olacağız.

Bir sonraki çiftlik yazısında Çanakkale’nin Bayramiç ilçesi, Ahmetceli Köyünde yaşayan Sevinç Abla’dan bahsedeceğiz. Bekleyin :)

 

 "Bu vatan toprağı! Böcek ilaçları zehirdir. Toprağa zehir atarak hainlik ve ihanet etmekteyiz. Bilerek ya da bilmeyerek! Şaban Burhan

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Tanıtılan Yazılar

Neden bu organik çiftlikler “dağ başında” ?

August 8, 2018